İslam Dünyasının Hermes Öğretisi ve Bilimle Tanışması

İslam Dünyasının Hermes Öğretisi ve Bilimle Tanışması

Bizans imparatorluğunun gücünü kullanarak insanlığı bağnazlığın karanlığına sürükleyen kilise skolastik düşüncesinden kaçan Hermes öğretisinin üstatları merkezden uzak Antakya ve Harran’da kendilerini gizleyerek öğretilerini yaşattılar. Harran halkı, bütün baskılara rağmen Hıristiyan olmamış, Sabii-Helen pagan kültürünü sürdürüyordu. Bu nedenle Bizanslılar, Harran’a Helenepolis adını vermişti.

İslam ordularının Suriye, Irak ve Mısır’ı ele geçirmesinden sonra Emevî ve Abbasi halifelerinin kadim medeniyetlerden kalma kitaplara ve bilgilere ilgi duymasıyla Hermes üstatları tekrar değer görmeye başladı. Bilim güneşi artık İslam topraklarında parlıyordu.

Emevi halifesi II. Mervan, Harran’a bir yönetim sarayı yaptırarak Harran’ı başkent yaptı. Tarihi geçmişi İslam öncesine dayanan dünyaca ünlü “Harran okulu” Abbasi halifesi Harun Reşid zamanında daha da gelişti. Harran’daki İslam ünüversitesinde Sabiiler, Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan aydın gruplar vardı ve bunlar kadim medeniyetlerden kalma kitapları Arapçaya tercüme ediyorlardı.

 Sabit Bin Kurra

Büyük bir bilim adamı, çevirmen olan Sabit Bin Kurra (D. 821, Harran – Ö. 901, Bağdat) bu ortamda Sabiî bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde sarraflık (kuyumculuk) işi ile uğraştı. O yıllarda, gizli Hermes üstatları tarafından eğitildi. Arapça, Grekçe, Süryanice ve Romacayı çok iyi bir biçimde öğrendi. Aykırı Hermes öğretileri nedeniyle Sabiîler ile bir ara anlaşmazlığa düştü. Daha sonra Sabit, elindeki kitaplarla Bağdat’a giderek Abbasi Halifesi el-Mutezid’in huzuruna çıkarak kendisini takdim etti.

Halife tarafından müneccimler (yıldız bilimci, astrolog) grubuna dahil edilen Sabit, bununla yetinmeyerek, kendi yakınları olan Sabiîlerin Bağdat’ta toplumsal ve siyasal bir statü kazanmaları için çalışmış ve yönetimle yakınlığı nedeniyle bu amacına ulaşmıştı. Böylece o, artık Bağdat’taki Sabiîlerin başkanı durumuna yükseldi. Bulunduğu konumun verdiği güçle, Irak’ta Sabiîleri yüksek mevkilere getirdi. Böylece Sabiîler bürokraside önemli görevler üstlendiler.[1]

Bir gün Sâbit, kalp krizi geçiren ve öldüğü sanılan birini, uyguladığı yöntemlerle hayata döndürmüştü. Müslümalığı kabul etmesi yönünde kendisine yapılan teklifleri kabul etmemiş ve Harran’ın geleneksel yıldız-gezegen kültüne inanan bir pagan olarak ölmüştür. Tüm bunlara karşın, Halifenin sarayındaki statüsü o kadar yüksektir ki, bizzat hükümdarın da bulunduğu teolojik (ilahiyat) tartışmalarda, İslâm ve diğer monoteist (tek Tanrıcı) dinlere karşı Harran politeizmini (çok Tanrıcılık) ve pantaizmini (doğa Tanrıcılık) savunmuştur.

Beytü’l-Hikme’nin en önemli dört çevirmeninden biri olan Sabit’in, yaptığı çevirilere bakıldığında sayıca çok olduklar görülmektedir. Onun için Kâtip Çelebi’nin, “Sabit bin Kurra’nın çevirileri olmasaydı, kimsenin hikmete (felsefeye) dair kitaplardan yararlanamayacağı söylenebilirdi.” sözlerini hatırlatmak yerinde olacaktır. Çeviri işindeki çevirmenlerin tümüne yakını Nesturî ya da Yakubî Hıristiyanlardan oluşmaktaydı. Bu konunun bir tek istisnası ise pagan filozof Sâbit b. Kurra’nın kendisinden başkası değildi.

Sabit’in matematik, astronomi, tıp, mantık, eczacılık, geometri, felsefe ve müzikle ilgili telif, yorum ve özet olarak yazdığı çok sayıda eserin sahibi olduğu bilinmektedir. Dağların oluşumu, güneş ve ay tutulması, kızamık ve çiçek hastalığı gibi konular hakkında da eserleri bulunmaktadır. Bunların sayısı konusunda çeşitli rakamlar ileri sürülmektedir. Kimi araştırmacılara göre; 10’u Süryanî ve Sabiî inançları tarihi ile ilgili olmak üzere toplam 133, kimi düşünce tarihçilerine göre ise 150 kadar Arapça, 15 dolayında ise Süryanice çalışması bulunmaktadır. Bu eserlerden elliden daha çoğu günümüze kadar gelebilmiştir.

Yine Sabit’in Süryanice olarak yazdığı “Hermes’in Kitabı” adlı eseri, Arapçaya çevrilince Hermesçi düşüncenin yayılmasına hizmet etmiştir. O, özellikle Aristo’nun “Organon” adlı eseri üzerinde durmuştur. Eflatun’un “Devlet”ini incelemiş ve bu eserle ilgili olarak “Remizlerin İzahı” adlı bir eser yazmıştır. Matematik alanında da yeni kuramlar ortaya atmış olan Sabit, Grek öncesi bilgi külliyatı üzerine de araştırmalarda bulunmuştu.[2]

İslâm filozofu Kindî ve ünlü çevirmen Kusta b. Luka ile çağdaş olan Sabit’in, İslâm dünyasında mantığın gelişmesindeki katkısı büyüktür. Büyük çevirmen Huneyn b. İshak’ın okulunda da çalışan Sabit, bu kurumun çalışanlarına yardım ve danışmanlık yaptı. Bunun yanında, Huneyn b. İshak’ın felsefî ve matematiksel çevirilerinin düzenleme sırasını yeniden yaptı ve düzeltti. Nitekim o, sayılar teorisinde, Öklid’in geride bıraktığı mirastan hareket ederek, değişik bir sonsuz sayılar dizisinin parçası olarak bir sonsuz sayılar kuramı geliştirdi.

Sonuç olarak; Harran Sabiîlerinin İslâm düşünce tarihinde felsefe, matematik, tıp, astronomi ve doğal bilimler alanında çeviri ve telif faaliyetindeki çok önemli rolü, Sabit b. Kurra ile ortaya çıkmıştır. Sabit, Dünya’nın çapını ve iki meridyen arası uzaklığı doğru olarak hesaplayan ilk bilginlerdendir.

Sabit bin Kurra, Batlamyus’un ünlü eserini Arapçaya “Algamesti” adıyla yorumlar ve kendi görüşü ile zamanı için yeni olan trigonometri ve astronomi bilgisini de ekler. Yazma eserlerini Cremona Gerard (1114-1185) Arapçadan Latinceye çevirdi. Sabit’in daha sonra pek çok eseri Semerkant, Bağdat ve İstanbul’da Latinceye ve Fransızcaya çevrildi. [3]

Sabit, yaptığı keşif ve buluşlar üzerine, Halife Me’mun tarafından Dünya’nın yarıçapını ölçmekle görevlendirildi. Onun ve öteki bilginlerin ortaya koyduğu ölçümler sonraki yıllarda Endülüs yoluyla Avrupa’ya geçti. Kristof Kolomb gibi denizcilerin bunlardan yararlanarak yollarını buldukları söylenir. “Kamus’ul Alam” adlı eserde belirtildiğine göre; matematiğin bir kolu olan “kalkülüs”ün keşfi de ona aittir. Kalkülüse “tefadul” adını vermiştir. Başka bir eserde diferansiyel hesabını Newton’dan önce Sabit Bin Kurra’nın keşfettiği söylenmektedir. Pozitif reel sayılar, integral, kalkülüs, sayılar teorisi, küresel trigonometri, astronomi, mekanik, statik üzerine çalışmalar yaptı. Paraboller üzerine yaptığı çalışmalar integral kalkülüsü keşfine giden yolu açtı. Birçok yazar, Arşimed’in çalışmalarından haberdar olmasına karşın, onun bilgilerini kullanmadığını söyler. x ve kök/x’in integralini tam olarak hesapladı. Hesaplaması integral toplamların alt ve üst olarak uygulanmasına dayanıyordu. Sadece astronomide değil tıp ve felsefede de ilerlemeler kaydetti.

Sabit bin Kurra’nın yazdığı kitaplar, Doğuda ve Batıda okunup incelenerek yeni ve özgün çalışmalara kaynaklık etmiştir. Eserleri İslâm dünyasında da okunan Sabit’in, çalışmaları XII. yüzyılda Batı dillerine çevrilmiştir. Onun izleyicileri arasında Beyhâkî’nin söylediğine göre, torunu Muhammed b. Câbir el-Harranî el-Battanî (Ö.929) adı en kayda değer olanıdır. Battanî, Me’mun döneminden sonraki en önde gelen astronom ve bilgin olarak kabul edilmektedir. Astroloji, tıp ve matematik araştırmalarında söz sahibi olan Harranlı bilginler sülalesinin atası olan Sabit bin Kurra’ın oğlu Sinan, iki torunu Sabit ve İbrahim ile birlikte bu geleneği sürdürmüştür.

Bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin tarafından bu dönemde Hermes’in şahsına nisbet edilen ve Arapçaya tercüme edilen kırk dört eserin tesbiti yapılmıştır (GAS, IV, 31-43); bunların yanında ayrıca konuları coğrafyadan tarıma, ilm-i havastan rasat aletlerine kadar değişen birçok isimsiz Arapça risâle daha Hermes’e mal edilir.[4]

Tasavvuf ve Hermetik Düşüncenin Kaynaşması

İslam dünyasının kadim medeniyetlerden kalma kitap ve bilgilere ilgi duyması, Aristocu felsefenin akıl, mantık ve deneysel yollarla bilgi edinme yöntemine (Meşşâî) dayanan pozitif bilimlerde ilerleme sağlamakla kalmamıştır. Pisagorcu, Eflatuncu ve Staocu Hermestik felsefede (İşrakî) olduğu gibi insanın ruhunu dünyevi kötülüklerden arındırarak erdem ve ahlak sahibi, olgun (Kâmil) bir insan olarak bilgiye sezgi ve ilham yoluyla ulaşabileceğini savunan sufîler arasında da ilmî çalışmalar yapılmasını sağlamıştır.[5]

Sufî filozoflar Hermes’i ya da İdrîs’i hikmetin kaynağı, filozofların ve bilgelerin ilki sayar, ona “filozofların babası” unvanını verirler.

Müslümanlar arasındaki felsefede her ne kadar Hermesçiliğin etkisi 10. yüzyıldan sonra azalmaya başladıysa da Hamîdüddin Kirmânî ile İsmâilî felsefecilerin yazılarında ve Sühreverdî’nin İşrâk (sezgilerin doğuşu) mektebinde devam etti. Esasen Hermetik düşünceler felsefenin İşrâkīleşmesini sağlayan en önemli unsurlardandı.

Ayrıca Hermetik teolojide Tanrı’nın mutlak bilinmesi, insan aklının kendi gücüyle ve kıyas yoluyla O’nun bilgisine ulaşamayacağı, ancak tecelliler ve zuhurlar olabileceği, sadece dualar, münâcâtlar ve zâhidâne bir yaşantıyla O’na yakınlaşılabileceği, O’ndan tecrübeyle zevk almanın akla değil ruha ait olduğu ve yalnız kendini arındırma yoluyla aydınlanmaya ve hakikatin keşfine varılabileceği gibi hususlar İslâm tasavvufundaki yaklaşımlarla da bir bakıma benzerlik gösterir.

Müslümanlar arasındaki Hermetik düşüncelerin tarihini tesbite çalışanlar, bir bakıma ilk müslüman Hermesçi’nin Emevî Emîri Hâlid b. Yezîd b. Muâviye olduğunu, Ca‘fer es-Sâdık ile bu düşünce tarzının daha geliştiğini, talebesi Câbir b. Hayyân ile de zirveye ulaştığını söylerler. İlk İslâm filozofu sayılan Kindî’nin de Hermetik felsefeden etkilendiği söylenebilir.

Sühreverdî tarikatının kurucu pirî Şehâbeddin es-Sühreverdî, İşrâkī felsefenin özünü oluşturan “nur felsefesi”ni anlatırken kendisinin yeni bir şey söylediği iddiasında değildir. Çünkü ona göre: “Bu ilmin unsurları yani hikmet, Tanrı tarafından insanlara Peygamber İdrîs ya da Hermes vasıtasıyla açıklanmıştı. Bu hikmet daha sonra iki kola ayrıldı; birincisi Zerdüşt şamanlar aracılığuyla İran’a, ikincisi Mısır’a yayılıp buradan eski Yunan’a geçti; bu iki kanaldan da (Yunan ve Pers) İslâm medeniyetine girdi.”[6]

Sûfî düşünürlerden Zünnûn-i Mısrî, Süfyân es-Sevrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr, gibi kişilere de Hermetik türden bazı eserler izâfe edilir. Ancak Afîfî’ye göre, bütün müslüman düşünürler içerisinde hepsinden fazla Hermetik motifler taşıyan kişi İbnü’l-Arabî’dir. Afîfî, onun görüşleriyle Hermesçi düşünce arasında önemli paralellikler kurar.

  1. Burckhardt da, “Hermesçiliğe yeni bir ruhanî eksen veren, daha doğrusu onu son dönem Grek natüralizminin boğmasından kurtararak orijinal yapısını tam mânasıyla yeniden kuran hareket, İslâm inancının bâtınî tefsiri olan “vahdet-i vücûd” doktrinidir.” diyerek tasavvuf ve Hermes öğretilerinin kaynaşmasıyla “vahdet-i vücûd” görüşünün ortaya çıktığını söyler.

[1] Timothy Freke & Peter Gandy, ç. Semra Tuna “Hermetika, Hermes’in Kayıp Sözleri” s.6

[2] Mahmut Erol Kılıç, “Hermes” TDV İslam Ans. mad.

[3] Hilmi Ziya Ülken / Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü (s. 84, 1997)

[4] Anadolu’da Paganizm Antik Dönemde Harran ve Urfa (s. 43-44, 2005),

[5] Mahmut Erol Kılıç, “Hermes” TDV İslam Ans. mad.

[6] Mahmut Erol Kılıç, “Hermes” TDV İslam Ans. mad.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir