Hz. İbrahim’in Yaşam Öyküsü

Hz. İbrahim’in Yaşam Öyküsü

Hz. İbrahim’in Yaşam Öyküsü

Hz. İbrahim’in Kâbe’yi hangi  amaç ve inançla  bu noktaya inşa ettiğini belirlemek için yaşadığı dönemin kültür ve inanç ortamını ve Hz. İbrahimin yaşam öyküsünü incelemek gerekiyor.

              “Biz, İbrahim’e, şüphesiz ve kesin bir şekilde inananlardan olması için göklerin ve yerin muhteşem varlıklarını gösteriyorduk.”

Enam suresi 75. Ayette inanç ve ilim seviyesinin yüksekliği açıklanan ve Ehli Kitap dinlerin mensupları tarafından peygamberliği kabul edilen ve büyük saygı gören Hz. İbrahim, günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce yaşamıştır. Hz. İbrahim’in hayatı hakkında bildiklerimizin çoğu, öncelikle Tevrat ve İbranî edebiyatının yazılı efsanelerine dayanır. Ayrıca, Müslüman olmuş Yahudilerin de eski efsane ve hikâyelerini abartılı bir şekilde İslam’a kattıkları (İsrailiyat) görülmüştür. Bazı Müslüman tarihçiler de, İslam’a aitmiş gibi görünen bu tür bilgilerden etkilenmiş ve bunların gerçekliğini araştırma yoluna gitmemişlerdir. Bu araştırmada arkeolojik bulgular sonucu elde edilen bilgileri, Kuran ayetlerinde verilen bilgileri ve modern tarihçilerin genel kabullerini esas aldım.

            Hazreti İbrahim’in Doğduğu Kent

Arkeolojik bulgulara göre, Hz. İbrahim’in memleketi olan Ur Kenti Güney Irak’tadır. Burada yapılan kazılarda Hz. İbrahim’in kesin bir tarihi şahsiyet olduğuna dair iki belge bulunmuştur. Bunlardan birisi, “Terah oğlu Abram” yazılı bir tablet, diğerinde ise, Ur peygamberinin yakalanması için Acbor oğlu Elnathan tarafından alınmış tedbirler yazılıdır.[1]

1926 yılında Kuzey Suriye’deki Ugarit, yeni adı Ra’s Gamra kentinde yapılan kazılarda çıkan ve M.Ö. 1500 yıllarına tarihlenen tabletlerde, Hz. İbrahim ve ailesinin hikâyelerine ve dinlerine ait birçok bilgiye rastlanmıştır. Onlarla ilgili şehir adları,  göç ettikleri yerler, kullandıkları eşyalar, giyinişleri kısmen saptanmıştır.[2] 1926-28 yılları arasında İngiliz Arkeolog Leonard Woolley başkanlığında Güney Mezopotamya’da eski adı Ur, yeni adı Tell-el-Muğayyar adlı tepede yapılan kazılarda, M.Ö. 2800 yıllarına tarihlenen kral mezarları, tapınaklar, kent surları ve ziggurat bulundu. Woolley, bu yerin Tevrat’ta geçen Kaldelilerin Ur şehri olduğunu, Hz. İbrahim’in burada doğup büyüdüğünü; çadırda değil de büyük kentte yaşadığını ve kentli olduğunu ortaya attı.[3] Günümüz araştırmacıların çoğu Hz. İbrahim’in doğduğu yerin Ur Kenti olduğunu kabul etmektedir.

                           Hz. İbrahim’in Yaşadığı Yıllar

Tevrat’ta geçen soylar üzerinde çalışan bazı akademisyenler, Hz. İbrahim’i yaklaşık M.Ö. 2100’lere oturtuyorlar. Tevrat ile arkeolojiyi bir arada inceleyen az sayıda tarihçi ise, M.Ö. 2000 ile 1500 yılları arasında bir dönemde uzlaşıyor.[4]

Modern araştırmalara göre, Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem çoğunlukla M.Ö. 1900- 1800 yıllarına getirilmek istenmektedir. Bu rakam, arkeolojik araştırmalarla da destekleniyor. Bir araştırıcıya göre Hz. İbrahim, en yakın bir tahminle M.Ö. 1940 yılında doğmuştur.[5]

         Hz. İbrahim Dönemindeki Toplum ve İnanç Yapısı

“Ur” kenti, M.Ö. 2000’li yıllarda Mezopotamya’nın en büyük kenti olup, Fırat üzerinde Basra Körfezi’ne çok yakın bir limandı ve tahminen 250.000 kişilik bir nüfusun bolluk içinde yaşamasını sağlıyordu.

Soylu ailelerin erkek çocukları Sümer çivi yazısı ile eğitim kurumlarında öğrenim görüyor özellikle matematik ve astroloji eğitimi alıyorlardı. Ancak halkın çoğunluğu bu imkanlardan yoksundu çok küçük bir kısmı okuyup yazabiliyordu.

Babil tanrıları, toplumsal kuralları ve cezaları açıklamışlardı, tanrıların buyrukları hükümdarlar ve rahipler tarafından yazılı kanunlar haline getirilmişti. Ziggurat adı verilen tapınaklarda başrahiplerin yönettiği mahkemelerde bu kanunlara göre yargılama yapılıyordu.

Bu dönemde insanlar üç sınıfa ayrılmıştı:

  1. Amelu: Din adamları, devlet memurları ve ordudan oluşuyordu.
  2. Nuşkenu: Tüccarlar, zanaatkârlar ve çiftçiler. Halkın çoğunluğunu bu sınıf oluşturuyordu.
  3. Ardu: Köleler.

Amelu sınıfının özel ayrıcalıkları vardı. Hem medeni hukuk, hem de ceza hukuku alanında diğer insanlardan daha fazla değerliydiler ve hayatlarıyla mülkleri kutsal ve kıymetli tutulurdu.[6] Hz. İbrahim’in gözlerini açtığı kentin ve toplumun durumu işte böyleydi. Talmud’a göre kendisi Amelu sınıfına dahildi ve babası devletin en önde gelen görevlilerindendi.

Ur’da yapılan kazılarda ortaya çıkan tabletlerde 5000 tanrının adı geçiyor. Her kentin kendine özgü tanrısı ve baştanrısı, ya da kent tanrısı vardı. Ur’un kent tanrısının adı, “Nannar” (Ay Tanrısı) idi. Bir diğer büyük kent, sonradan Ur’un yerine başkent yapılan Larsa’ydı. Buranın baştanrısının adı ise “Şamaş” (Güneş Tanrısı) idi. Bu baştanrıların altında, çoğunlukla yıldızlarla, gezegenlerden ve birkaçı da yeryüzü nesnelerinden seçilen çok sayıda küçük tanrılar vardı. Her köyün ve ailenin kendisine özel küçük tanrıları vardı. Ancak bu tanrıların heykellerini (putlarını) ancak tapınak rahipleri yapabiliyordu. Halk daha önemsiz şeyler için yaptıkları duaların bu küçük tanrılarca karşılık verildiğine inanırdı ve tapınak rahiplerinin yaptığı aile ve kişiye özel putları parayla satın alırdı. Böylece rahiplerin ve tapınakların hazineleri dolardı.

Tapınakta adalet yüksek mahkemesi kurulmuştu ve yargıçları oluşturan din adamlarının hükümleri, tanrının hükmü kabul ediliyordu. Kraliyet hanedanı da egemenliğini gerçek egemen Nannar’dan alıyordu. Kral (Nemrut) ülkeyi onun adına yönetiyordu ve bu bakımdan tanrılık mertebesine yükselmişti ve kendisine diğer tanrılar gibi tapınılıyordu. Halk putperestliği “atalarının dini” olarak biliyor ve “babalarımızı bunlara tapar bulduk” sözleriyle inançlarını onaylıyorlardı.[7]

[1] Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara-Kayseri 1985, s. 25-26.

[2] Selahaddin Eyyubi GÜLER, Hz. İbrahim ( Hayatı, Urfa ve Harran’la İlişkisi) Özbek yayınları, Urfa, 2007. s.3

[3] GÜLER, a.g.e. s.16.

[4] Tad Szulc, “Hz. İbrahim/İnanç Yolculuğu”, National Geographic (Türkiye), Aralık 2001, s.168.

[5] GÜLER, a.g.e.. s.36.

[6]http://tientertainment.com/dosya/tkurtTarih%20sumerde%20baslar%20(samuel%20noah%20kramer)%20ozet.pdf.

[7] GÜLER, a.g.e. s.42.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir